Ordan Burdan.. 18 Oct 2009
İşe girdim ben. Türkiye’nin devlerinden birine küçücük bir nokta gibi hissetmek üzere kanaatimce.. Yarın ilk günüm ve ben sebepsiz yere belki de alışık olduğumdan 5 saat erken kalkacak olmam sebebiyle streslerdeyim.
Bu aralar en çok istediğim şey zamanın uçarcasına geçmesi. Gençliğimden, gidecek günlerimden vazgeçtim. Yıllar, yıllar sonraya ışınlanmak istiyorum. Ve bunu yaparsa Tanrı’ya söz veriyorum, nerede geçmişim diye hesap sormayacağım.
Dün gece sevgilimle yol almaktaydık trafikte, önümüzde siyah plakalı amcalarımızdan birisi vardı. Plakası GOT dü. Yoo şaka yapmıyorum. Normalde kahkahalarla güleceğim bu durumda sadece derin derin nefes aldım. Gülmeyi bırakın, yaşadığımı algılamaya çabalıyordum ben o esnada.
Hürrem’i okuyorum. Oku oku bitmiyor ne yapayım.. Hürrem melek miydi şeytan mıydı yazıyor kitabın kapağında. Ben onun sadece var gücüyle ayakta durmaya çalışan kadın bedeninde küçücük bir ruh olduğuna inanıyorum.
Çok uzun zamandır hayal kurmayı bile yasakladım kendime. Hayal kurmanın h’sinden bile geçmiyorum. Ne kadar hayal o kadar hayalkırıklığı diye karar verdim. Ve sadece kendi içime odaklandım artık.
İnsanoğlunun bencil olduğunu biliyordum ama çoğunun hafızasının benden bile zayıf olduğunu yeni öğreniyorum. Ne kadar fedakarlık yaparsanız, ne kadar severseniz, ne kadar tutkuyla bağlanır, ne kadar kendinizi açarsanız o kadar yaralanacağınızı biliyorum. Bundan adım gibi eminim hatta. İnsanların güzellikleri unutma hızı karşısında dilim tutulsa bile acı çekmemeyi öğrenmek daha uzun zaman alıyormuş, bunu da yeni farkediyorum.
Yumurtalık kistlerimden, fmf ilacımın yarattığı yan etkilerden, gözlerimin kuruluğundan çok sıkıldım. Dr. House gerçek olsun ve beni tedavi etsin istiyorum.
Dünden beri Deniz Seki’nin bir şarkısına takıldım kaldım. İmkansız adı.. Sen üzülme diye gönlüm geceleri ağlıyor.. Görmezden gelme kalpte yananı, kaç gün bilir misin ömrün geri kalanı falan diyor.. Deniz’in sesinden çok kendiminkini duyuyorum ama ben.
Bugün İkea’ya gittim. Çin ordusu gibi bir kalabalık üstüme üstüme yürüyordu. Kendimi savaşta zannettim ama silahsız olarak.. Etrafımdaki bebek pusetlerinden, bağrışan çocuklardan, hamile kadınlardan anladım ki halk olarak başbakanın zeki (!) önerilerini dinliyoruz maddi durumumuza bakmadan. Kendi ayaklarının bile üstünde duramayan milletimiz koca koca haneler yaratıyor son hızla..
Nescafenin mucidini seviyorum. Sütü veren ineği ise daha çok. Onlar olmasa güne nasıl başlardım bilemiyorum.
Ailemi çok özlüyorum. Anneannemin, annemin seslerini, Yumoş’un cikciklerini, memleketimin sıcağını bile özlüyorum. Gurbet denen birşey varsa bu olsa gerek diyorum hatta daha da ileri giderekten..
Bol köpüklü bir küvete yatıp baloncuklarla oynamak istiyorum saatlerce ama küveti köpürtecek enerjim bile yok maalesef..
Trafikte sola sinyal verip sağa dönenleri, sağa sinyal verip sola dönenleri hiç sevmiyorum. Elimden gelse hepsini dizime yatırıp eşşek sudan gelinceye dek döverdim. Sağını solunu bilmemekten öte bir durum bu. Sinyalin yanıp söndüğü yönün tersine dönmeyi başarabilen beyinler beni hayrete düşürüyor. İşin aslı bu.
‘Bizim (!) duvarımıza radyasyon yayan birşey koydunuz mu?’ cümlesini kuran karşı komşumun saçlarını yolarak tutamlar halinde eline tutuşturmak istiyorum. Bunu yapmamak için kendimi gerçekten çok ama çok zor zaptediyorum.
Vintage kıyafetlere boğulmak istiyorum. Her sabah uyanıp büyükannemin gençliğindeki gibi elbiseler giymek, 1900′lere dönmek ve o dönemin basit güzelliklerini hissetmek istiyorum iliklerime kadar.
İnsanı tırstırmayacak düzeyde bir ormanda yaşamayı arzuluyorum. Bembeyaz bir evde.. Sabah akşam demeden yürüyüşlere çıkmak ve başımı alıp gidebildiğimi sanmak o kısacık zaman dilimlerinde..
Amaaaaannn.. Öyle işte..


