Sabahın 8 küsürü.. Kovalayan var sanki, hızlı adımlarla yürüyorum yokuş yukarı ve söyleniyorum içimden yolların yokuş oluşuna .. Önümde bir adam, sabahın erkenliğinden kaynaklanan mahmurluğuna ters, tek bir fıs sıkılsa belki de güzel olabilecek ama o an ki haliyle burun kıran bir parfüm salarak yürüyor. Adam bir an durunca ben de duruyorum ani fren yaparak. Kedinin biri dimdik oturmuş söylediklerini anlıyormuşuz gibi dırdır miyavlıyor güçlü bir sesle adama bakıp, tam kaldırımın ortasında. Hani sanki adam geçmeye çalışsa bir sağ bir sola koşup önünü kesecek gibi bir hali var. Gülesim geliyor, tutuyorum. Adam hiç oralı olmuyor, kediyi görüp duraklayan kendi değilmiş gibi hatta kediyi hiç görmemiş gibi bir umursamazlıkla yürüyüp gidiyor arkasında o keskin kokuyu bırakarak.
Sırada ben varım. Kedi az önceki reddedilmişliğin verdiği hırsla bu sefer miyavlama hariç herşeye benzeyen güçlü sesler çıkarıyor ve deli divane gibi dönüyor kendi etrafında. O an gözüme o süslü tasması çarpıyor, hemen kafayı kaldırıp etrafa bakıyorum sahibini görebilmek umuduyla ama bu saatte bu ara sokaktaki tek manyakların biz olduğuna karar veriyorum. Biz derken, kedi, ben ve parfümlü adamı kastediyorum tabi.
Kediyi sevmeye başlıyorum çocukluğumdan gelen içgüdüsel bir hareketle. Aşırı sevgiden mi yoksa eksik birşeylerden mi bilinmez hayvanlara karşı duyduğum merhamet ve sevginin çokluğu yine rahatsız ediyor içten içe okşarken tüylerini. Bu merhametin ben de uyandırdığı derin üzüntüyü silkeleyerek atıveriyorum üzerimden. Kedi, kedilerde en nefret ettiğim hareket olan sırtını kabartıp bacaklarıma sürünme eylemine geçtiğinde ben boynundaki tasmayı okumaya çabalıyorum ama ne mümkün. Kedi kıpır kıpır.. Sinirim bozuluyor, o sinirle kediyi bir elimle tutup bir elimle hızlıca tasmayı çeviriyorum ve işte orada! 2 adet cep telefonu numarası. Aman Allahım! Harika birşey yaptım, bir aile mutluluktan ağlayacak, aylar önce kaybolan biricik yavrularını teslim eden bir kahraman olacağım hayalleriyle hemen ilk numarayı arıyorum. Telefonu tam hayalerimdeki gibi yaşlıca sesli bir kadın açıyor ve belli ki uyuyor. Merhaba, sizin kaybolan bir kediniz var mı diye belki de tuhaf kaçacak bir hızla konuya giriyorum ama tanımadığım birine hal hatır soracak değilim diye düşünmeden de edemiyorum. Kadın birden uyanıyor, sesi şimdi iki kat güçlü çıkıyor. Anasına bak kedisini al diyorum içimden. Kedi de 2. hedefi olan bana nasıl da cırlamıştı! Nerde buldunuz diyor olabildiğince sabırsız bir sesle. Hemen tarife başlıyorum ve salakça bir sevinçle aptal bir gururun karıştığı sırıtışımı yüzümde donduran o ses geliyor. Haaa orası mı diye yumuşayıveriyor ses, ay o hep gezer oralarda sağolun, yine çıkmıştır gelir diyor. Tam bir gerizekalı gibi kusura bakmayın rahatsız ettim diyorum, halbuki onlar rahatsız edilmeyi göze almışlar kedilerini ve cep telefonu numaralarını İstanbul sokaklarında başıboş yürütürken. Ve o an kadın sonsuz bir müteşekkürlük içerisinde bana iltifatlar yağdırmaya ve benim gibi duyarlı insanlar kalmadığını anlatmaya başlıyor. Zevkle dinleyeceğim yerde üzülüyorum, başkası olsa aramazdı yani diyorum içimden. Nerede hislerimiz, nerede insanlığımız diye neredeyse ağlayacak oluyorum ama son zamanlarda bunu aşırı yaptığım için olsa gerek -doktorumun koyduğu teşhisle- gözyaşı noksanlığım sonucu kurumuş gözlerim bana müsaade etmiyor.
Sonra, kediye kaybolmadığı ve benden daha özgürce hayatını yaşama şansına sahip olduğu için bir anlık öfkeyle bakıp arkamdan miyavlama sandığı bağırmasına aldırmadan çekip gitmemden çok az süre sonra, neden hayvanlar kadar özgür olamadığımızı düşünüyorum. Ve bu halimizi çok trajikomik buluyorum. Trajik, komik, trajik…